Yeni Kent Sorunu
(Yeni Haussmannlaştırma ve Hoşnutsuzlukları, Birinci Bölüm; Kent Çalışmaları Nereye Gidiyor?)
Fehmi Başusta
Özet
Özellikle kent ve kentselliğe ait kavramları ve kavramların tarihsel yolculuğunu, teorilerin detaylarıyla aktarıyor. Kent teorileri çalışmak isteyenlerin muhakkak okuması gereken bir kitaptır.
Kent Çalışmaları Nereye Gidiyor? Yazar bu soruya yanıt ararken aynı zamanda “Yeni Kent Sorunu” nu tarif ediyor.
Yazara göre; kentleşme insanlar arasındaki mesafeyi boşa çıkararak, insanları birbirlerinin üzerine yığarak, yan yana dizerek bu aidiyet hissini mümkün kılar. Bu arada sosyal medya insanların mesafe ile irtibat kurmalarına, hayatlarının menzilini genişletmelerine ve kendileriyle diğer insanları algılama biçimlerinin ufkunu genişletmelerine yardımcı olmaktadır. Kent bir yandan tek tipleştirirken, diğer taraftan heterojenleştiriyor.
Vatandaşlık bu ikisinin birleştiği noktadır, hem bir algı hem de bir anlayış olan bir diyalektik, kendimizi ve dünyamızı görmenin yeni bir yolu olmanın yanı sıra bir sezgi biçimidir. Bu, kentsel bir şey olarak tasavvur edilmiş bir vatandaşlık, mülki ancak mülkiliğin –şehirden- ve –milliyetten- daha dar olduğu bir şeydir; bloğun, mahallenin vatandaşı, dünya vatandaşı, bir mekanda köklenmiş, koridorun diğer tarafındaki ve dünyanın öbür ucundaki diğer akranları olan vatandaşlarla yolları kesişen evrensel bir vatandaş haline gelir.
Yeni vatandaşlık biçimi ortaya çıkabilir. Maaşsız çalışanların, kentsel vatandaşlığı kariyer sahibi olamayan öğrencilerin kuşağı—gelirsiz, işsiz ve mülksüz(NINJA), evi olmayan yoksul ve orta sınıf insanların, emekli maaşı olmayan emeklilerin vatandaşlığı; tek bir gezegenin alanını, koca bir b*k çanağını beraber paylaşan, karşınızda herkesten oluşan insanlar (Marksist Düşünce ve Kent Lefebvre).
Politikanın her zaman kentsel agorada deneyimlendiğini ve icra edildiği eski Yunandan bilinir. Agora bu anlamda önemlidir. Bugünlerde agora yeni türden bir ortak alandır; şirketleşmiş şeylerin dünyasının pasifliğinin finansal yapılı peyzajın, olağanüstü –praktiko- inert -in faal ve duygusal ortak alan. Agorafobikler bu küresel kentleşme sürecinde yönetici sınıfı, Yeni Haussmannlaştırma sürecinin taşıyıcıları olan sermaye kesimlerini oluştururlar.
Yazara göre kent; bütün küresel kent dokusuna saldıran; merkez ve çeperin, iktidar ve zenginlik merkezlerinin yanı sıra mülksüzleştirme ve marjinalleştirme alanlarının giderek artan üretiminin saflarını oluşturmaktadır. Bu şehirde ve kırsalda kısaca her yerde.
Eleştirel kent teorisi ve felsefesi kendisi devrimci olan bir süreç içinde yeni politik müdahaleler alanını somutlaştırmak ve yaratmak zorundadır. Gerçekten de kent devrimcidir der Lefebvre. Ve tabiatı gereği devrim kentsel olacaktır. Bu tek cümlede –kentsel devrim- meselesinin özünü anlatmaktadır. Bu durum iki yönde süregelen bir projedir. Nihayet doğru yönde yapılacak bir çok kavramsal ve politik açıdan tutarlılık içeren çalışmaya hala ihtiyaç duyulmaktadır.
Giriş
Önsöz; Yeni Haussmannlaştırma ve Hoşnutsuzlukları
Son yıllarda dünyanın dört bir yanında demokratik olmayan siyasi kurumları, bunların liderliğini ve demokratik olmayan finansal kurumlar da bunların patronlarını protesto etmek için insanlar topluca sokaklara dökülüyor. İnsanlar bunu dünya genelinde yüzlerce kentin sokaklarında yaptı ve yapmaya devam ediyor.
Modern zamanlarda demokrasinin belirleyici özelliklerinden biri demokrasi yokluğudur. Temsili siyasi kurumlar insanlara hizmet etmek yerine kendilerini ve iktidarda olanların ekonomik çıkarlarına hizmet eder; finansal kuramlar insanların ekonomik gücünü artırmak için kurulmuşken sıradan insanları kazıklamakla devasa borçlar altında bırakmakla bizleri yalnızca ihmal, suistimal ve hile ile değil bu kurumların gündelik işleyişi aracılığıyla soymakla meşguldürler. Dünyanın neredeyse her yerinde insanlar modern demokrasinin büyük bir usanmaz yalanlarla delik deşik edildiğini uzun süredir biliyor. Ancak ne olursa olsun bireyler ve aileler olarak kendi gerçeklerini, kendi baş etme mekanizmalarını yaratıp boyun eğerek, hayatta elinden geldiğince barışık yaşayarak bu yalanlara sessizce katlanıyorlar genelde. Bazen, oldukça nadiren, insanlar demokrasi yokluğunun çok ağır bastığını hissediyor ve bu konuda kolektif bir şeyler yapmaya karar veriyorlar. Sokaklara çıkıp toplumsal bir hareket için, gerçek demokrasi için mücadele eden politik bir hareket için örgütleniyorlar; mücadele edenlerin gerçek demokrasinin neye benzediğinedair fikirleri yetersiz olsa bile.
Batı ülkelerinde muhalif dağarcık hala kulağa yeni ve taze gelmekle beraber şimdiden ortak bir dil haline hazır tüm grupların ortak noktası olan ve aktivizmini bir araya getiren, tepeden tırnağa asalak bir sermaye birikim rejimi ile insanları mülksüzleştiren mevcut siyasi ekonomik hayata dair ortak bir memnuniyetsizliktir. Hükumetteki asalaklar ile iş dünyasındaki asalaklar bir salgın gibi türeyerek birbirini güçlendirir bir tüm dünyadaki serveti yiyip yutarak ilerleyip üretken olmayan faaliyetlerle büyük üretken kapasiteyi çarçur ederek, toplumsal bedenin içini kemirerek kendinden daha büyük bir konak organizmadan beslenir.
Bu hareketleri aynı ölçüde birleştiren diğer bir şey ise faillerinin ortak şikayet ve kolektif dayanışmayı ifade etmek için kentin bilinen mekanlarını ve yeni sosyal medyayı kullanmalarıdır. Aşırı sömürücü anti demokratik küresel yönetişim sistemimizin yanı sıra aşırı sömürücü antidemokratik küresel kentleşme sistemimize itiraz ederek yeni direniş şekilleri ortaya konuyor. Aslında kitabın temel kaygılarından biri, bu sistemi politik açıdan sorgulayıp mevcut aktivizmi güçlendirip ileriye taşıyarak siyaset ile diyaloğa giren bir teori kadar teori ile diyaloğa giren bir siyaset ortaya koyup bu sistemi teorik açıdan dönümleri ayıran kavramlar geliştirmek.
Dolayısıyla teori ve siyaset Yeni Kent Sorunu’nun temelini oluşturuyor. Zaman zaman, “Kent Çalışmaları Nereye Gidiyor?” başlıklı giriş bölümünde olduğu gibi kentsel çalışmalar alt disiplinini, uzmanlığın, pozitivizmin, “gerçek dünya” ve akademik teori, bilgi ve ideoloji, nesnellik ve öznellik arasında ontolojik bir fark gören tartışmaların ötesine taşıma, akademiyi açma isteği ile teoriye akademiden yaklaşılıyor. Yazara göre bu deneycilik ve pozitivizm bu yeni kent sorununun önemli bir bileşeni tam olarak anlamı yetimizi zayıflatıyor: yeni Haussmannlaştırma. Kentsel nüfus patlamasına, X kişinin ye seni içinde kentsel alanlarda yaşayacağına ve kentsel nüfusun küresel ölçekte devasa bir oranı ulaşacağına dair ardı arkası kesilmeyen medya iddiaları ve uzman görüşleri mevcutken sorununu çevreleyen sınıf ve iktidar meselesini bulanıklaştırıyor.
Yazara göre, eski kent sorununda, bu meselenin savunucularından biri olan Manuel Castells’in 1970’lerde ifade ettiği şekliyle “Kentsel” olan toplumsallaşmış mal ve hizmetler, devlet tarafından finanse edilen “kamusal” mal ve hizmetler üzerinden tanımlanmıştır; Castells bunları “kolektif tüketim” ögeleri olarak, konut ve okul hastane ve toplu taşıma gibi ortak tüketilen mallar, müştereken tüketilen mallar olarak adlandırmıştır. Castells bunların emek gücünün yeniden üretimi için işlevsel açıdan önemli toplumsallaşmış mallar olduğunu söylemektedir: bunlar, işçilerin barınmasını, işe zamanında gitmesini, var olma nedenini okuma yazması olan ama uyumlu, hakim düzeni pek de sorun yaratmadan itaat eden insanlar üretmek olan kurumlar tarafından eğitilmesini sağlar. Castells, kendi sorununun, devletin bu durumu yönetmesini, kolektif tüketimi düzenleme, planlama ve finanse etmesini, kendi siyasi meşruiyetini kolektif tüketimi kontrol ederek sağlamasına dair bir sorun haline geldiğine inanıyordu. Kent, Castells için bu toplumsal yeniden üretimin, emek gücünün yeniden üretiminin mekânsal birimi idi; üretimin “mekânsal birimi” olarak tanımlanmamıştı çünkü Castells’e göre bölgesel ve giderek artan şekilde küresel olarak işlemekteydi. Kentsel siyasete gelirsek, Castells’in bakış açısı iki kola ayrılıyordu; devletin müdahaleleri ve devletin müdahalesine sıradan insanların yaptığı müdahaleler. Devlet böylece sermaye ve emeğin müdahalesini kentsel bağlamda gerçekleştirdiği sürece sınıf mücadelesini ve toplumsal mücadeleyi etkiliyor, dağıtıp yönünü saptırıyor, yerinden edip sindiriyordu.
Yazara göre “Yeni kent” sorununun büyük kısmı Castells’in kent sorununun artık arkaik bir kent sorunu olduğunu vurgulamaktadır; onun zamanından bu yana mücadelenin kazanımları ve kayıtları ile alan belirgin bir biçimde değişti. Castells bunun büyük ölçüde farkındaydı ve bu sadece eski kent sorunu değil Marksizmi de terk etmesinin nedenlerinden biri oldu. Yazara göre kurunun yanında Marksizm de yandı. Castells İçin kendi politikasının bütün motivasyonu, sıradan insanların sendikalarda farklı bir rol üstlenen hareketler içerisinde örgütlenmesi, resmi siyasi partilerden farklı gündemler ifade etmesi, mahalle kaynakları ve kentsel özyönetim konularını, işçi sınıfının uygun fiyatı konut endişelerini, geleneksel sol örgütlerin alanı dışında kalan şeyleri ileri sürmesiydi. Talepler genellikle küçük burjuva, orta sınıf unsurlarını içeren, “resmi” sınıf sınırlarını aşan, tekil konulara dair şikayetlerdi. O bunları bir araya getiren Castells, yeni bir siyasal özne belirledi: kentsel toplumsal hareketler.
Yazara göre, devlet ideolojik ve maddi açıdan insanları desteklemektense ideolojik ve maddi açıdan sermayeyi, özellikle finans sermayesini ve ticari sermayeyi desteklemeye başladı ve yeni bir kent sorunu ortaya çıktı. Castells’in eski kent sorununun en büyük eksiği, kentsel olarak pasif, kentsel olanı sermayenin üretken bir şekilde yağmaladığı bir mekan olarak değil yeniden üretimin mekânsal birimi olarak yorumlanmasıdır: Sermaye artık kolektif tüketim biçimlerini aktif olarak el koyuyor, kentsel mekanı bir meta, salt bir finansal varlık olarak fiyatlandırıp bunun yanı sıra insanları istismar etmekle beraber onları yerlerinden de giderek arazinin değerini arttırıyor. Burası, tam da Yeni Haussmannlaştırmanın çirkin politik-ekonomik yüzünü gösterdiği yerdir.
Yeni Haussmannlaştırmaya işaret etmek, bunu siyasi bir niyetle, militan bir niyetle yapmak Yeni Kent Sorunu’nun diğer kilit unsuru: peki ya kent siyaseti? Küresel bir strateji, dünyayı yağmalamaya ve tekrar organize etmeye yönelik egemen sınıfın stratejisi olarak Yeni Haussmannlaştırmaya içkin olan yalnızca onların yukarıdan gelen siyasi gerekliliği değil, aynı zamanda bizim aşağıdan ortaya çıkmakta olan dip akıntınız. Yazara göre, Yeni Haussmannlaştırma kısaca kendi ötekisini oluşturur, bir mülksüz değiştirme ve ayaklanma diyalektiğinin yanı sıra tetikte bekleyen ve gizlice planlanan bir isyana güç verir. Bu, dünyanın her yerinde böyledir. Dolayısıyla Yeni Haussmannlaştırma yalnızca bir mekan siyaseti, yukarıdan mekanın paramiliterleştirilmesi ile kontrol altında tutulabilen bir süreçtir. Aşağıdan gelen, sokaktaki isyan her zaman düşük teknolojili, taşlı sopalıdır ve Yeni Haussmannlaştırmanın drama kentsel bölünmenin her iki tarafında, güçlü merkezler kadar dışlanmış çeperlerde, “küresel kuzey” kadar “küresel güney”de, dışarının içinde olduğu kadar içerinin dışında da kendini ifade eden gerçek bir kentsel iç savaş olarak kendini gösterir; duvarlar ile suların, bankacılar ile banliyölerin savaşıdır.
Yazarın üst perdeden fikir geliştirmesine yakından bakalım. Yazara göre, Yine de kentsel toplumsal hareketlerin tam olarak nasıl bir özgürlük ihtiva ettiğini bilmek zor, tabii gerçekten bir özgürlükleri varsa. Acaba kendi saç eyleminin toplumsal hareketler kavramına getirdiği ne? Bugünlerde kendisini tanımlayanın bir toplumsal hareket fikri olduğunu düşünmeye daha yakınım. Geçmişte, eski kent sorununda, Castells gibi akademisyenler toplumsal bir hareket inşa etme sorununu çözmek için dikkatlerini kente vermekteydi. Günümüzde kendi sorununu çözmek için bir toplumsal hareket inşa etmemiz gerekiyor. Ancak burada bile toplumsal fikri gereksiz ve totolojik geliyor. Tüm ilerici hareketler bir şekilde toplumsal olmayacak mı? Asıl onaylanması gereken, bir demokratik kitle hareketi olarak eşsizliğini kabul ettirmeye çalışan, tüm dünyadaki toplumsal hareketlerin dağınık parçalarından demokrasi inşa eden bir siyasal hareketin yaratılmasıdır. Böyle bir demokratik siyasal hareket, tüm farklı toplumsal hareketlerin yerel sorunlar için mücadele edenlerin kendilerini gerçekte olduklarından daha önemli hale getirmesi gerektiği anlamına taşır; neoliberal suç ve kabahatlere dair hikayelerini paylaşarak ve kendilerini dışarıya, bir gezegen düzenine iterek alternatif medya aracılığıyla kendi aktivizmlerini tanıtmalı, kendi gündemlerini ve şikayetlerini daha geniş kitlelere duyurmalıdırlar. Açıkçası yazarın kavramları esneten bakışının yanı sıra tamda keskin köşelere büründürüp kullanması zihinde derin bir iz bırakıyor.
Yazara, son yıllarda dünyanın farklı noktalarında patlak veren demokrasi mücadelelerinden ilham aldığını belirtiyor. Hoşnutsuz insanlar arasındaki karşılaşmalar, tepede bir meşruiyet krizi habercisi iken toplumun alt kısmından demokratik bir han oluşturuyor burada yine bu hareketlerin ne kadar kentsel olduğunu sormak bana yanlış bir soru gibi geliyor diye ekliyor. Yazara soruyor, bu hareketler antikapitalist siyaset kavramını, bu kavramın günümüzdeki ve gelecekteki potansiyelini nasıl yeniden tanımlıyor?
Demokratik dürtünün siyasi tehlikeleri ile olasılıkların YeniKent Sorunu’nda hatırı sayılır bir yer buluyor; “iyi” teori ile “etkili” siyaset arasında, ilkinin illa ikincisine yol açmaması nedeniyle doğrudan bir ilişki görülmese bile. Ama teorikaçıklama, yani kentsel dünyaya neler olduğuna dair daha derin bir içgörü; zengin, güçlü insanlar tarafından bir birikim stratejisi olarak nasıl kullanıldığını; mekansal ve sosyal eşitsizliklerini nasıl ürettiği gibi meselelerin hepsi insanları düşünme kapasitesi ile; neyle karşı karşıya olduğumuzu düşünme, kızgınlık ve biliyor olmanın öfkesini bir yere yönetmeyi düşünme kapasitesi ile donatabilir. Teori, bu süre için yaygınlığını ön plana çıkarabilir. Teori; bize hepimizin bu işin içinde olduğunu, bu direnişin kitle direnişi olması gerektiğini, bu günleri atlatmak için tek yolun bu olduğunu öğretebilir. Öfkelenme ihtiyacı. Vatandaşların kendi haklarını savunması için tam zamanı olduğunu söylemeli; kitlesel öfkelenme zamanı, kişinin kendi hakkını savunma hakkını savunma zamanı.
Yazara göre, insan hakları ve örneğin kent hakkı gibi diğer haklar yalnızca haklar konusunda soyut ve içi boş tartışmalarabırakılmayacak derecede önemlidir, acildir. İnsanların haksızlığa ve zulme karşı kendilerini savunmak için destek alabileceği hiçbir temel evrensel hak yoktur. Genel anlamda direnişin iki güzergahı, kişinin haklarını kazanması için iki yol vardır ve her ikisi de talep etmekten ziyade almaktan geçer; her ikisi de bir yandan yasayı diğer yandan yasanın çiğnenmesini içerir. Bu ikincisinde kanun koruyucu şiddeti kanunu çiğneyene atfeder.
Egemen sınıfların yargı gibi, yasa ve düzen sistemi gibi iktidar kurumlarına saldırmak ve bunlara gizlice sızmak hukukun hem hissedilmesi hem çiğnenmesi anlamına gelir. Yürütenlerin gözünde isyan yasa dışı bir şeydir kamu düzenini ve maddi kanunları ihlal eden bir şeydir. Pek çok durumda yasalar, Platon’un belirttiği gibi güçler tarafından ve onlar için yazılmıştır; başka bir değişle, adalet sadece daha güçlü için avantajlı olan, güçlü bir faydası olan ve ardından mahkemelerin bilgili olarak kutsal kabul edilendir. İsyan, bunun aksini, bu yasaların yanlış olduğunu, bunlara uyumayacağınıza, örgütlü, kolektif siyasi katılım ile bu yasaları parçalayacağımızı veya değiştireceğimizi söyleyen ortak bir dil ifade eder. Yeni Kent Sorunu bu ikincisi; kanunları çiğneyen, popüler demokratik arzuyu ileri taşımak için burjuva yasalarını çiğneyen siyasettir. Hukukun pragmatizmi ve isyanın pragmatizmi.
1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nde belli belirsiz tanımlanan barınma ve refah hakkı dışında hiçbir anayasada yazılı bir “kent hakkı” yoktur. Mülkiyet hakkı yoksulları şehirde bir yerden mahrum bırakır, genellikle göze çarpan bir yerden, hatta belki de merkezden; yine de görünüşe bakılırsa, kimse mülkiyet hakkından, dolayısıyla kenthakkından yoksun bırakılamaz. Dahası herkesin uygun barınma ve refah hakkı vardır, ama mülk sahipleri bu evrensel hakkı inkar etmeyi özel hakkına sahiptir çünkü kimse onları mülkünden mahrum bırakamaz. Bu ikilem nasıl çözülür?
Yazara göre, bu ikilem, aynı anda hem konu özelinde hem enine boyuna, yasal açıdan yaklaşılarak ve siyasal açıdan genişletilerek çözülebilir ya da en azından ele alınabilir. Bununla kastettiği, söz konusu şikayete odaklanmaktır: kira zamları, yerinden edilme, belirli bir kentsel mekana kamusal erişimin engellenmesi, polis tacizi, kamu düzenini bozma kovuşturmaları, eylemcilerin önleyici işlev görecek şekilde tutuklanması, sivil polislerin yasadışı şekilde eylem grupları sızması vb. Burada insan hakları, anayasal haklar veya kenthakkı gibi haklardan bahsedilebilir, ancak asıl ihtiyaç duyulan yasal temsilidir; kişinin kendi haklarını hukuki, pragmatik, bireysel veya kolektif olarak savunmasıdır. Bu seçenek görmezden gelinirse ki genelde böyle olur, diğer bir seçenek, meselenin yaygınlaştırılması, siyasi olarak sefer olmak, bir isyan kampanyası, demokratik özlemleri ifade eden kitlesel bir kentsel siyasal hareket örgütlemektir.
Fakat gerçekten toplumu değiştirmek veya toplumun nasıl değiştiğini anlamak için insanların haklarını kullanıp kullanmadığını tartışmanın bize bir nebze bile yardımcı olduğuna inanan var mı? Kuşkusuz her şeyden önemlisi, insanların etkili eyleme dahil olup olmadıkları. Eylemler siyasetten etkiliyse, etkili olmasını sağlayan koşulları saptamak isteyebiliriz. Bu koşullar haklar olduğu için değil; siyaseten etkili eylem herhangi bir ilerici hareket inşa etmenin can alıcı noktası olduğu için. Yeni Kent Sorunu, farklı, iyileştirip geliştirilmiş bir kolektif tüketim fikri, aramızda gizlenen özel asalaklara karşı kamusal bir önlem üretme mücadelesinden başka bir şey değildir. Eylem ilerici bir hareket inşa ediyor mu?
Birinci Bölüm; Kent Çalışmaları Nereye Gidiyor?
Yazar, kent çalışmalarını anlattığı bu kitapta iyi bildiği bakış açısıyla bu bakışı adına konuşuyor: Henri Lefebvre, David Harvey, Manuel Castells ve benzerlerinin öncülüğünü yaptıkları, 1970’ler de Marksizm’den ortaya çıkan eleştirel kent geleneği. En iyi kent çalışmalarının bazı Marksistler ve en iyi Marksizmin bazı kent teorisyenleri tarafından üretildiğini öne sürüyor.
Yazar kendi çifti bir rol üstlenir: bir yandan sermaye birikiminin lokomotifi, diğer yandan toplumsal/sınıfsal çatışmanın alanı. Bu durum teorik bir merak konusudur çünkü kent kaçınılmaz olarak politik öznedir. Kent sorunu kentin ne anlama gelebileceği ve kent kavramının ne olduğu üzerine düşünmektir. Kentin hem teori hem de politika açısından özgürlüğünü anlamaya çalışıyor. 2006’dan beri dünya nüfusunun çoğunluğunun, kent kümelerinde yaşayan 3.3 milyar sakini barındırarak, kentleşmiş olduğu söylenmektedir ve bu eğilim devam ederse, bu durum katlanarak artacaktır. 2030’a gelindiğinde dünyanın %60’ı,20050’de %75’i kentlerden oluşacaktır.
Amerikalı sosyolog Louis Wirth modern dünyanın ne ölçüde kentleşmiş olduğunun, kentlerde yaşayan nüfusunun oranı üzerinden ölçülmesi konusundaki şüphesini dile getirmiştir. Kentlerin sosyal yaşam üzerindeki etkileri, herhangi bir istatistik nüfus oranına bakılarak çıkarılan sonuçlardan daha büyüktür. Kent, bir mekanda sınırlandırılmış fiziksel bir varlık değil kendine has bir cosmos, kendine has bir yaşam biçimidir.
Harry Lefebvre, kentleşme çağımızın tam olarak anlaşılabilmesinin, bütünün kavramsallaştırılması, kendisinin “küresel kentleşme” olarak kazandırdığı şeyin kavramsallaştırılması yoluyla mümkün olacağını söylemiştir. Lefebvre bir kent filozofu, daha doğrusu bir kent meta filozofudur. Bu filozof kavramı eski yunanları anımsatmaktadır; gerçekten de eski yunan felsefesinin temelinde kent ile demokrasiyi birbirine bağlayan sorular yer almaktaydı. Kent, felsefe ve politika kelimeleri aynı anlama gelmekteydi hatırlarsanız filozof Hippodamos, ilk olarak ızgara sistemi ve imar planının yanı sıra demokrasi için çok kıymetli olan o değerli bir araya gelme ve toplanma yeri, açık bir meydan şeklindeki merkezi olan agoraya ileri süren ilk şehir plancısıydı ve bildiğimiz üzere Platon, Devlet’te, şehirlerinde demokrasiye ya da Platon’un durumunda, aşırı demokrasi ile nasıl bir ilişki içinde oldukları üzerine çok şey söylemiştir.
Kent sorununu, ontolojik yaklaşımla layıkıyla ele alınmasının, kentleşmiş bir dünyada olmasının çevresinin kapsamlı olarak yeniden çizilmesini öne sürmektedir. Bu kavramsallaştırma içinde tıpkı kamusal ve özel, devlet ve ekonomi, politika ve teknokrasi arasındaki eski ayrımlardan vazgeçmemiz gerektiği gibi, küresel Kuzey ve küresel Güney, gelişmiş ve az gelişmiş dünyalar, kent ve kır, kentsel ve bölgesel, şehir ve banliyöarasındaki yabancılaşmış laflardan da vazgeçmemiz gerekmektedir. Bu bakış açısından bakıldığında, sınır çizgileri hiçbir Kuzey-Güney ya da kent-kır ayrımı arasında geçmemekle; bunun yerine, Lefebvre Kentsel Devrim’in de söylediği gibi “kent olgusunun kendi bünyesinde”yatmaktadır.
Bu nedenle, dünyanın sınırlarının artık keskin zıtlıklararasındaki kesin çatlaklarla belirlenmediği bir durumun kavramsallaştırılması ve politikleştirilmesi ihtiyacı doğmaktadır: Çizilmiş bütün ayrımlar ve sınır çizgileri kentsel toplumun özünde, gezegenin her tarafında mevcut tahakküm altındaki çeperler ve tahakküm kuran merkezler arasında var olmaktadır.
İçkinlik düşüncesi Marx’ın yanı sıra Spinoza’da da belirgin şekilde var olmaktadır ve bu bizim kent sorunsalımız için yol göstericidir. İçkinlik, Marx’ın kelime hazinesinin her yerinde varlığını gösterir. Marx, değer kadar kapitalizmin temeli olan, onu o yapan ve öz varlığında boy gösteren dünya piyasasının da kapitalizme ilişkin olduğunu söylemiştir; “dünya piyasası”kelimesi Marx’ın tanımladığı kavramın açıklığında hiçbir şey kaybetmeden kolayca kent kelimesiyle değiştirilebilir. Spinoza’ gelince, Etika’da doğanın ve gerçekliğin içkin gücüne “töz” ismini vermiştir. Töz, insan gerçekliğinintemelindeki, yalnızca türlü türlü niteliği aracılığıyla algılanabilir ve kavranabilir olan muhteviyattır. Bu kavramın biçimi aynı zamanda kentin içkim doğası, kentin karmaşık ontolojik dokusu için, gündelik hayatlarımızı giydiren bu kumaş için de geçerlidir.
Yazara göre buradan iddia edilen, niteliklerinin her birinin -yapılı çevre, ulaşım altyapısı, nüfus yoğunlukları, topografik özellikler, sosyal karışımlar, siyasi yönetim- ontolojik olarak onun her yanına nüfuz eden şeyin biçimsel ifadeleri olduğu kentin tek bir töz olduğudur. Hatta diyebiliriz ki şehir kentin bir niteliğidir bu nitelikler, kentin nasıl gözüktü ve nasıl görüp alışılabileceğidir. Kent orada bir yerde ille de gözlemlenebilir ve ölçülebilir olarak var olmaz, yaşamlarımıza içkindir, bir epistemoloji değil, bir ontolojidir, toplumumuzun geçişli bir niteliği değil, içkim özüdür.
Bu kavramsallaştırma çerçevesinde, küresel kentleşmeye sadece tuğla ve harç, çok katlı binalar ve otobanlar olarak algılamanın ötesinde, dünya piyasasının -hem eksikliğinin hem de varlığının- gazabına uğrayan gökdelenlerin yanı sıra asfaltsız yollar, oto yolların yanı sıra arka sokaklar, kıyı alanları ve marjinal bölgeler yaratan bir süreç olarak algılamak mümkündür.
Şehir kelimesini kullanmayı bırakmamız ve yerini kentsel toplum terminolojisini benimsememiz gerekmektedir derLefebvre. Lefebvre, kentsel toplum kentin yıkıntıları üzerine inşa edilmiştir demekten hoşlanırdı. Şehir ise bir söz de kavram, tarihsel bir kavramdır analitik bir gerçeklik değildi. Kentsel toplum fikrini savunurken Lefebvre bizlerden setleri yıkmamızı, bir şeyleri sınırlandırmayı bırakmamızı, katıldıktan ve bir mutlaklığın güvenliğinden vazgeçmemizi, göreceli ve açık olana, olmakta olana kucak açmamızı istemektedir.
Şehrin formunu geride bırakmalı ve kentsel çokluğunun görünür sonsuzluğunu benimsemeliyiz. Lefebvre’nin mekan mefhumunda böylesi formsuz bir şey yer almaktadır; o birçırpıda mekanın küresel, parçalanmış ve hiyerarşik olduğunu vurgulamaya meraklıydı. Bu, merkezler ve çeperlerleserpiştirilmiş ve dokunmuş, baş döndürücü karmaşıklığa sahip bir mozaiktir, ama bu örüntünün temelinde yatan tanımın “meta biçim” tarafından verildiği bir mozaiktir.
“Kentin İşaretleri” der, Lefebvre kentsel devrim de bir araya gelmenin işaretleridir: bir araya gelmeyi teşvik eden şeyler (sokaklar, meydanlar, mekanlar, yüzeyler, kaldırımlar ve binalar) ve bir araya gelmenin gereklilikleri (banklar, ışıklar). Kenti, özellikle şehrin üzerinde uçarken geceleyin ışıkların oluşturduğu bir takım yıldız-parlaklığı, neonların, sokak tabelalarının, sokak lambalarının, bin bir çeşit uyarının göz kamaştırıcı etkileyiciliği, zenginliğin ve işaret işaretlerin eşzamanlı birikimi-en kuvvetli şekilde akıllara getirir. Kentder Lefebvre, sade biçimidir: bir karşılaşma, toplanma, eşzamanlılık yeridir. Bu biçimin belirli bir içeriği yoktur, ancak bir çekim ve yaşam merkezidir. Bu bir suçlamadır, ama metafizik varlığın tersine, kendi davranışla ilişkili somut soyutlamadır. Canlı yaratıklar, endüstri ürünleri, teknoloji, uçağı zenginlikler, yaşam biçimleri… Onun içeriği (şeyler, objeler, insanlar, durumlar) birbirini karşılıklı olarak dışlarlar çünkü çeşitlidirler; ancak kapsayıcıdırlar çünkü bir araya getirilmişlerdir ve birbirlerinin karşılıklı mevcudiyetini gerektirirler. Kendi biçim ve hazneyi, boşluk ve çokluk, üst-nesne ve nesne-olmayandır, bilinç üstü ve bilinçler bütünüdür.
Lefevre’nin “kent hakkı” olarak adlandırdığı şey bu olabilirdi; ancak bunu yeni bir vatandaşlık türü, insanlar arasındaki karşılaştırmalara, mesafenin boşa çıkarılması ve uzaklık ve temas kurma biçiminde ortaya çıkan karşılaşmalara dayalı devrimci bir vatandaşlık olarak da değerlendirmişti. Vatandaşlık bu ikisinin birleştiği noktadır, hem bir algı hem de bir anlayış olan bir diyalektik, kendinizi ve dünyanızı görmenin yeni bir yolu olmanın yanı sıra bir sezgi biçimidir. Bu, kentsel bir şey olarak tasavvur edilmiş bir vatandaşlık, mülki ancak mülkiliğin “şehirden” ve “milliyetten” daha dar ve geniş anlamda olduğu bir şeydir; blogun, mahallenin vatandaşı, dünya vatandaşı, bir mekanda köklermiş, koridorun diğer tarafındaki ve dünyanın öbür ucunda ki diğer akranları olan vatandaşlarla yolları kesişen evrensel bir vatandaş haline gelir. Kentleşme, İnsanlar arasındaki mesafeyi boşa çıkararak, insanları birbirinin üzerine yarak, yan yana dizerek bu aidiyet hissini mümkün kılar. Bu arada, sosyal medya, insanları mesafe ile irtibat kurmalarına, hayatlarının menzilini genişletmelerini ve kendileri diğer insanları algılama biçimlerinin ufkunu genişletmelerine yardımcı olmaktadır.
Buradan yeni bir vatandaşlık biçimi ortaya çıkabilir, maaşsız çalışanların kentsel vatandaşlığı, kariyer sahibi olmayan öğrencilerin (NINJA kuşağı; gelirsiz, işsiz ve mülksüz), evi olmayan yoksul ve orta sınıf insanların, emekli maaşı olmayan emeklilerin vatandaşlığı; tek bir gezegenin alanını, koca bir bok çanağını beraber paylaşan, karşısında herkesten oluşan insanlar.
Lefebvre basit bir formül ifade etmiştir: maaşlı işler, şehirler büyüdükçe ve kentsel toplum ortaya çıktıkça azalacaktır. Kentsel toplum bir biçimde Marx’ın ima ettiği anlamıyla mücadele için kalan tek gerçek adını iş yeri değil kentin ta kendisi olan ölçüleri seçmenler grubunun oluşumuna yol açarak hepimizin ya içinde dolaysız üretim biçiminden uzaklaştığı çalışma sonrası bir toplum olacaktır.
Politikanın her zaman kentsel agorada deneyimlendiği ve icra edildiği eski Yunan’a geri dönmüş bulunuyoruz. O derece ki küresel kentleşmenin etkisi altında agoranın daha da büyümesi ve genişlemesi dışında pek de bir şey değişmemiş bulunmakta. 2500 yıl önce Atina vatandaşları çalışmamaktaydılar; onlar sıradan insanlara başkanlık eden aristokrat üreticilerdi. Bugün, benzer biçimde, iş sahibi olmayan yeni yunan vatandaşı ortaya çıkmakta; aristokrat oldukları için değil ancak ekonomik kriz ve Euro bölgesi kemer sıkma önlemleri nedeniyle. Bugünlerde agora yeniden bir ortak alandır .
Tartışmasız, bu türden bir Agora onu fiziksel olarak ortadan kaldırmak, adeta tecrit etmek isteyen, sanal gerçekliğini sansür etmeyi isteyen bazıları -agorafobikler- için korku yaratır. Ancak bugünlerde, Marx’ın manifestosunda ilan ettiği gibi, bir araya gelenlerin dünyayı fethetmeye çalışanların işçiler olmadığını bilen başkaları da bulunmaktadır; bunun daha da ötesinde bugün insanların elinde işgal edebilecekleri, yaşam alanları, yeniden üretim sahaları olarak ele geçirebilecekleri bütün bir dünya vardır. Agorafobikler bu küresel kentleşme sürecinde yönetici sınıfı, Yeni Haussmannlaştırma sürecinin taşıyıcıları olan sermaye kesimlerine oluştururlar; onlar kötü öğretti baronun zorlu ön çalışmasına fark atan küresel elitlerdir. Yeni hoş manda açtırma bugün bütün küresel kent dokusuna saldırmakta; merkez ve çöplerin, iktidar ve zenginlik merkezinin yanı sıra yüksüz değiştirme ve marjinalleştirme alanlarının giderek artan üretiminin safların oluşturmaktadır. Bu, şehir ya da kırsal alanlar fark etmeksizin, her yerde gerçekleşmektedir.
Eleştirel kent teorisi ve felsefesi -militan ve devrimci politikalar için- kendisi devrimci olan bir süreç içinde yeni politik müdahaleler alanını somutlaştırmak ve yaratmak zorundadır. Gerçekten de kendi devrimcidir, der Lefebvre ve tabiatı gereği devrim kentsel olacaktır. Lefebvre, bu tek cümlede kentsel devrim meselesinin özünü anlatmaktadır. Bu durum iki yönde süregelen bir projedir. Nihayet, doğru yönde yapılacak bir çok kavramsal ve politik açıdan tutarlılık içeren çalışmaya hala ihtiyaç bulunmaktadır.
Sonuç
Yazarın özellikle kendisine Lefebvre’yi rehber aldığını söyleyebiliriz. Yazar kente dair kavramları ve bu kavramların tüm detaylarını ve hatta tarih içinde ki yolculuğunu aktarıyor. Bu yazarın kavramlara ve teoriye nedenli güçlü bir bağla bağlı olduğunu gösteriyor.
“Kentin İşaretleri” der, Lefebvre “Kentsel Devrim” de bir araya gelmenin işaretleridir: bir araya gelmeyi teşvik eden şeyler (sokaklar, meydanlar, mekanlar, yüzeyler, kaldırımlar ve binalar) ve bir araya gelmenin gereklilikleri (banklar, ışıklar). Kenti, özellikle şehrin üzerinde uçarken geceleyin ışıkların oluşturduğu bir takım yıldız-parlaklığı, neonların, sokak tabelalarının, sokak lambalarının, bin bir çeşit uyarının göz kamaştırıcı etkileyiciliği, zenginliğin ve işaret işaretlerin eşzamanlı birikimi-en kuvvetli şekilde akıllara getirir. Kent der Lefebvre, sade biçimdir: bir karşılaşma, toplanma, eşzamanlılık yeridir. Bu biçimin belirli bir içeriği yoktur, ancak bir çekim ve yaşam merkezidir. Bu bir suçlamadır, ama metafizik varlığın tersine, kendi davranışla ilişkili somut soyutlamadır. Canlı yaratıklar, endüstri ürünleri, teknoloji,zenginlikler, yaşam biçimleri… Onun içeriği (şeyler, objeler, insanlar, durumlar) birbirini karşılıklı olarak dışlarlar çünkü çeşitlidirler; ancak kapsayıcıdırlar çünkü bir araya getirilmişlerdir ve birbirlerinin karşılıklı mevcudiyetini gerektirirler. Kent biçim ve hazneyi, boşluk ve çokluk, üst-nesne ve nesne-olmayandır, bilinç üstü ve bilinçler bütünüdür.
Tekrar ele alınan (ve yeniden şekillendirilen) eski kent sorunları; Castells’e göre eski araştırmaların kentleri tanımlamada yetersiz kaldığıdır. Kentin sadece sosyolojik ve antropolojik olarak ele alınmasına karşı çıkar. Kentin siyasal alan veya siyasal alan olmadığı üzerine yoğunlaşan tartışmalar. Kentsel üretim ve tüketim sorunsalı öne çıkmaktadır. Althusser’in devlet varlığı üzerine yorumlarına da yer verilmiştir.
Bir yanda mekân üzerinden dozu giderek artan bir yağma, diğer yanda sokaklara yeni bir ruh üflemeye çalışan yaratıcı toplumsal hareketler... Yeni Kent Sorunu, radikal kent kuramı ile politik aktivizm arasındaki bağlantıların izini sürerek süregiden küresel dünyamızda kent meselesine dair coşkulu ve ufuk açıcı bir yolculuk sunuyor.
Bu kitapta, eleştirel kent teorisyenlerinin ve kent sosyologlarının bakış açılarını görebiliriz.
Andy Merrifield, Haussmann’in şehir planlamayı 19. yüzyıl Paris’ini isçi devriminden kurtarmanın bir aracına dönüştürmesinden günümüz metropollerine, Detroit gibi kentsel çöküntü alanlarından, son zamanlarda yükselen kent aktivizmine, kent deneyiminin nasıl da sınıf uzlaşmazlığı eliyle şekillendirildiğini ve komploların, ayaklanmaların ve toplumsal patlamaların savaş alanı olduğunu gözler önüne seriyor.
Manuel Castells gibi kent kuramcılarının çalışmalarının ötesine geçen Merrifield, şehrin sermaye eliyle bir fiili yağma alanı ve Occupy Wall Street’ten Ispanya’daki Indignados’a yeni kent mücadelesi biçimlerinin zemini haline gelmesiyle, yeni bir kent sorunu tarif ederek bizi şenlikli yıkıma davet ediyor.